Translate

23 Şubat 2016 Salı

Kemik suyu yapımı

Eklemli kemik ve sebzeler
Bizim mütevazı kemik suyunun Amerika'nın yeni sağlıklı yaşam modasına dönüştüğünü görmek şaşırtıcı gerçekten. Ne işe yaradığını sorarsanız bir çok internet sitesinde ölümden gayrı her şeye faydalı olduğuna ilişkin uzun uzadıya yazılar bulabilirsiniz. Ben bu tür konularda kanıta dayalı değilse atıp tutmayı sevmeyen biri olarak şöyle diyebilirim: kararında tüketilirse içindeki faydalı besin maddelerinden dolayı yararlı olma olasılığı yüksek olan bir gıda kemik suyu. Ben içindeki erimiş bağ dokuları nedeniyle (mesela kollajen) kemik suyunun cilde ve eklemlere iyi gelmesinin mantıklı olacağı kanısınıdayım. Ve bu yüzden tüketiyorum. Bazıları her gün bir bardak diyor ama biz her hafta 2 - 3 bardak ortalamasıyla tüketiyoruz. Faydasını görüp görmediğimizi söylemek çok zor. Ancak azıcık limon suyu, tuz ve taze çekilmiş karabiber ile kemik suyunun içinizi ısıtan, çok tatmin edici bir içecek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle içmenin yanı sıra bütün yemek ve çorbalarınıza da katabilirsiniz elbette doğal bir lezzet artıcı olarak (o bulyonları atmadınız mı daha mutfağınızdan!).

İşte benim kemik suyu tarifim:

Bunlar zorunlu:

  1. Eklemli kemik (eklem önemli çünkü bağ dokusu istiyoruz kemik suyunun içinde)
  2. Kapağı sıkı kapanan yeterince büyük bir tencere
  3. Kemikleri kapatacak kadar su
  4. Yarım limon 


Bunlar seçmeli:

  1. Bir soğan, kabuğuyla (renk versin diye)
  2. Bir havuç
  3. Bir küçük kereviz


(Seçmeli olanların hiç birini eklemeden de yapabilirsiniz kemik suyunu. O zaman daha sert bir jöle elde ediyorsunuz.)

Malzemeyi tencereye koyup suyu ekleyin. Kaynama ısısına gelince altını en kısığa getirin. Üstünde biriken köpüğü temizleyin. Kapağını iyice kapatıp en kısık ateşte 24 saat pişirin. 

Üstünde biriken köpüğü alıyoruz.

Köpüksüz böyle görünüyor.
Evet, yanlış okumadınız, 24 saat dedim. Yani gece yatarken ocağı açık bırakacaksınız. En kısığa getirdiğiniz için (tencereniz de iyiyse) hiç bir şey olmuyor. Biz hep yapıyoruz. Ama dikkat: suyu hızla azalıyorsa tencerenizin kapağı iyi değil demektir, o zaman gece bırakamazsınız.

Dökme demir tencereler kemik suyu yapmak için ideal bence.
Bağ dokularının iyice erimesi için bu kadar uzun pişirmek gerekiyor. Yoksa et/kemik suyu tadı bir saatte de çıkıyor. Ama içinde o istediğimiz bağ dokusu eriyiği oluşmamış oluyor. Eğer sabredip de yapabilirseniz suya koyduğunuz kemiklerle çıkarttığınız kemiklerin ne kadar farklı olduğunu göreceksiniz. Özellikle eklem yüzeylerindeki parlaklık ve kayganlık tamamen eriyip suya karışmış olacak, yüzeyler pütürlü bir hale gelecek. Hatta büyük kemiklerin başları kendiliğinden bir kaç parçaya ayrılacak.

Altını kapatıp içindekileri süzdükten sonra jöle donunca üzerinde biriken yağı ister alın sotelerde kullanın, ister atın, isterseniz de üzerinde bırakın. Eğer hayvanın sağlıklı, otlatılarak, gezerek yaşamış olan bir hayvan olduğundan eminseniz yağını kullanmakta bir sakınca yok. Emin değilseniz belki de kullanmamak daha iyi olabilir. Bu karar size ait.


Hangi hayvanın kemiği diye mi soruyorsunuz? Hangisini isterseniz. Karar sizin. Üstelik yemeklerden artırdığınız kemikler de kullanılabilir. Mesela bir tavuk yediniz, kemikleri kaldı. Atın tencereye, mis... Hafta boyunca yemeklere kemikli et mi kullandınız? Kalanları bir torbanın içinde buzdolabında saklayın, bir uygun zamanda hepsi size kemik suyu olarak geri dönsün. Balık da olur diyorlar insanlar ama ben hiç denemedim, deneyen olursa bir zahmet paylaşsın.

Budur... Afiyet, sıhhat olsun...



14 Şubat 2016 Pazar

Ev yapımı C vitaminli anti-aging serum

Su, pudra halinde askorbik asit (C vitamini), gliserin ve koyu renkli bir şişe. Hepsi bu...

Bugün size kendi kendinize, evde, hiç bir özel araç gerece ihtiyaç olmadan, etkili ve ucuz bir anti-aging serum yapmaktan bahsedeceğim. Anti-aging yaşlanmayı önleyici ya da geciktirici olarak çevrilebilir. Elbette yaşlanmamanın çaresi yok hayattayken. Ama uzun ve sağlıklı yaşarken mümkünse bedenimiz ve yüzümüz biraz daha ruhumuzla aynı yaşta kalsın istiyoruz. Neyse... Var olmanın felsefesini başkalarına bırakarak konumuza dönelim.

Yüzünüzün gençliğini sürdürememesinin nedeni eskisi kadar hızlı kollajen üretemiyor olması yaşlandıkça. Yani eğer yeterince kollajen üretebilsek o göz çevresi kırışıklıkları ya da yerçekimine doğru sarkan yanaklar öyle olmayacak. O yüzden kollajen üretimini uyaran madde arayışı kozmetik sanayinin en önemli arayışı. Aslında bilinen maddeler var, hem de ucuz ve kolay ulaşılabilen şeyler bunlar. Mesela C ve A vitaminleri. A vitaminini retinol olarak bilirsiniz; sivilceli gençlere verir cilt doktorları. Ama aslında herkesin kullanabileceği bir şeydir bu kremler. Bu konuya başka bir yazıda değinmek üzere burada bırakıp C vitaminine dönmek istiyorum.

C vitaminin kollajen üretimini artırdığı kanıtlanmış. O yüzden etkinliği konusunda bir sıkıntı yok. Kozmetik sanayinin sıkıntısı bu molekülün etkinliğini uzun süre koruyamaması. Hava ve ışıkla temas halinde hızla deaktive olup etkinliğini yitiriyor. O yüzden piyasada satılan C vitaminli ürünler de hava almayan ve ışık görmeyen kutular içinde satılıyor ve çok da pahalılar. İşte, sevgili okur, beni izlemenin ve yazmadığım son iki sene içinde de beklemenin sana faydası: Piyasada en az 200 liraya satılan bu serumu sana (yaşadığın ülkeye bağlı olarak) 15 - 20 liraya yapma imkanı. Peki benim çıkarım ne bu işten? Hah ha! Bilmiyorum. Ama işe yararsa ve dünyada kendinden memnun kadın sayısı artarsa eminim bunun bana da bir faydası olur. (What goes around comes around ne de olsa...)

Olay basit. Eczaneden pudra şeklinde C vitamini (ya da askorbik asit) alıyorsunuz, su ve gliserinle karıştırıp temiz cildinize sürüyorsunuz. Alışma sürecinden sonra her gün, ömür boyu... Bu kadar basit. Şimdi detaylar...

C vitamini serumunun konsantrasyonu önemli. Çünkü cildin bir alışma sürecinden geçmesi gerekiyor. Yoksa batma ve tahriş ortaya çıkabiliyor. Onun için önce %5, sonra %10 ve sonra %20 konsantrasyona çıkmak ve burada durmak gerekiyor. Bu konsantrasyonun üzerinde yan etki çok sık ve anti-aging etki için %20 yetiyor.

Her konsantrasyon düzeyinde de en az 2 hafta kalmak, başlangıçta haftada 1 - 2 kez sürüp sonra gün sayısını artırmak gerekiyor. Yani mesela şöyle:

%5 konsantrasyonda C vitamini serumu yaptınız. Bunu ilk hafta Pazartesi ve Perşembe sürün. İkinci hafta 3 veya 4 güne çıkartın. Bir rahatsızlık yoksa şişe bitene kadar devam edin. Sonra %10 konsantrasyonda aynen tekrar edin. Herhangi bir rahatsızlık olursa konsantrasyonu veya gün sayısını azaltın. 

Şimdi karışım oranlarına gelelim. 

%5 konstantrasyon için yarım ölçek C vitamini, 8.5 ölçek su, 1 ölçek gliserin.

%10 konsantrasyon için 1 ölçek C vitamini, 8 ölçek su, 1 ölçek gliserin.

%20 konsantrasyon için 2 ölçek C vitamini, 7 ölçek su, 1 ölçek gliserin.

Ölçek olarak tatlı kaşığı kullanırsanız bu miktarla yaklaşık 30 ml'lik bir şişeyi dolduruyorsunuz. Bunu bir haftada bitirmeye çalışın. Çünkü daha önce de söylediğim gibi etkinliği hızla azalıyor. Mutlaka koyu renkli bir şişede ışık görmeyen bir dolapta saklayın.

Bu karışım size çok sulu gelirse gliserin miktarını biraz artırın, artırdığınız oranı su miktarından çıkarın. Mesela 1 ölçek C vitamini, 8 ölçek su, 1 ölçek gliserin yerine 1 ölçek C vitamini, 6 ölçek su, 3 ölçek gliserin yapın. Gliserini ne kadar çok artırırsanız karışım o kadar yağlı ve yapışkan olacaktır. Bunu sulu bir karışım yapıp bütün vücudunuza da spray ile uygulayabilirsiniz isterseniz.

Bir de, C vitaminini önce suda iyice eritip gliserini sonra ekleyin çünkü C vitamini gliserin içinde çözünür değil. Sonra da her kullanım öncesi şişeyi sallamayı unutmayın.

Son söz: ben cilt doktoru değilim, burada yazdıklarıma bir takım araştırma sonuçlarını okuyarak ulaştım. Yani burada yazılanlar profesyonel bir öneri değildir. Bir kadının diğerlerine sohbet esnasında anlattıkları şeklinde algılanmalıdır. Ben bu serumu yaklaşık 2 aydır uyguluyorum ve çok memnunum. Hepsi bu. İşe yararsa yorum bırakın, herkes faydalansın. Yaramazsa da...

Haydi şimdi olaysızca dağılalım ve C vitamini serumlarımızı sürelim...


9 Ocak 2015 Cuma

Primal beslenmeye devam

Primal beslenmede egzersiz önerileri.
Bu serinin daha önceki yazıları için sizi İLK ve İKİNCİye davet ediyorum.

Epey oldu ağırlıklı olarak primal beslenmeye başlamamız. Mark Sisson yüzde 80/20 oranını destekliyor. Yani hayatınızın yüzde 80'inde bu ilkelere uyarsanız yüzde 20'sinde uyamamayı çok fazla dert etmeyin. Biz de buna uymaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar karı-koca toplam yaklaşık 12 kg verdik. Acele etmiyoruz çünkü bu bir maraton.

Primalin diğer kurallarına gelecek olursak:

3. Yavaş fakat sık hareket edin. Günümüzün ofiste çalışan insanı, milyonlarca yıl boyunca onu taşımak, beslemek için gelişen bedenini artık gerektiği kadar kullanmıyor. Kaslar yumuşadı, bedenimizi bile doğru dürüst taşıyamıyorlar. Bakkala bile arabayla gidip geliyoruz. Bunun karşılığında kendimizi fitness salonlarına atıp haftada 2 - 3 kez canımızı çıkartana kadar tepinmeyi sağlıklı olmak sanıyoruz. Bu üçüncü ilke hareketi hayatımızın içine yeniden sokmayı, gün içinde mümkün olduğunca yürümeyi öngörüyor. Eski bir maratoncu olan Mark şu anda önerilen egzersiz miktarlarının çok altında çalışmalarla çok fit olunabileceğini savunuyor. Mesela Mark her gün maksimum kalp hızının % 55 ila 75'inde kalarak yürüyüş yapılmasını öneriyor. Bu da çok hafif bir terlemeye (veya hiç terlememeye) denk geliyor.

4. Ağır şeyler kaldırın. Burada Mark insanın kendi bedenini kullanarak yaptığı fonksiyonel egzersizleri öneriyor.  

5. Arada bir çok hızlı koşun. Burada anlatmanın çok uzun olacağı mantıklı ve bilimsel nedenlerden ötürü bedeni arada şaşırtarak kısa süreli (max 10 dakika) en üst seviyede (yapabildiğinizin en iyisini) egzersiz yapmanın özellikle beden kapasitelerini, kas kitlesini, bağ dokularını artırmaya ve iyileştirmeye yönelik çok faydalı olduğu bulunmuş. Mesela normal yürüyüşlerinizden birinde, kendinizi iyi ve güçlü hissettiğiniz bir zaman kısa süreler için (max 1 dakika) koşabildiğiniz kadar hızlı koşmak ve bunu en fazla 10 dakika yapmak..

6. Uykunuzu alın. Yeterli ve kaliteli bir uykunun stresle baş etmekten boyun uzamasına ve istenmeyen kiloları vermeye kadar çok faydası olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik son araştırmalara göre en az 6 - 7 saat değil, daha çok 8 - 9 saati hedeflemek gerekiyor.

7. Oyun oynayın. Büyüdükten sonra oyun oynamayı bırakmamız ne kötü! Yine araştırmalar özellikle açık havada, arkadaşlarla oyun oynamanın (örneğin frizbi, ip atlama, top oynama, vb) bedensel ve zihinsel olarak penceresiz, havasız bir ortamda saatlerce bir yere gitmeden pedal çevirmekten daha faydalı olduğunu bulmuş. Bu yüzden de oyun oynayan (egzersiz yapan değil!) insanların daha aktif oldukları gösterilmiş.

8. Güneşten kaçmayın. Güneş bedende D vitamini yapıyor. Bedenin yaptığı D vitaminini dışarıdan alınanla kıyaslamak mümkün değil. D vitamini eksikliği sadece kemik sağlığıyla değil obesiteyle, kalp hastalıklarıyla, şizofreniyle, demansla ve daha bir dolu hastalıkla ilişkili bulunmuş. Yani güneşten kaçmayın. Yazın ve bahar aylarında saat 11:00 ile 15:00 arasında KORUYUCU KREM SÜRMEDEN 10 - 15 dakika kendinizi güneşe bırakın. Elbette yanmadan! Azı karar çoğu zarar. Güneş yanıkları cilt kanseri riskini artırır. O yüzden yanmadan yararlanın güneşten. (Ayrıca bir D vitamini düzeyi baktırsanız da hiç fena olmaz. Bu konuyla ilgili ayrıca yazacağım.)

9. Aptalca hatalardan kaçının. Uzun ve sağlıklı yaşamak istiyorsanız gereksiz risklere girmeyin. Derinliğini bilmediğiniz sulara balıklama atlamayın, alkollüyken araba kullanmayın, güvenli seks yapın, kimsenin jiletini, diş fırçasını, enjektörünü kullanmayın, aşılarınızı olun, sigara içmeyin, ormandan mantar toplayıp yemeyin, İstanbul trafiğinde kimseye efelenmeyin, vb. vb. Anladınız siz onu. 

10. Beyninizi kullanın. İleri yaşlarınızda dinç bir dimağ için kaç yaşında olursanız olun yeni şeyler öğrenin. Mesela Çince'yi deneyebilirsiniz ya da Fransızca'yı. Ya da yıllardır sesine hayran kaldığınız klasik kemençeye başlayabilirsiniz. Veya kentinizdeki briç kulübüne katılabilirsiniz. Belediyenin resim kurslarına ne dersiniz? 

Burada çok kısacık özetlediğim bu yaklaşımla ilgili daha detaylı bilgi için Mark Sisson'un websitesine gidebilirsiniz. İngilizceniz çok iyi değilse websitesinin tamamını Google Translate ile çevirmeyi deneyebilirsiniz. Bazen çok işe yarıyor.